Her Canlı Öldükten Sonra Fosilleşme Başlar: Neden?
İstanbul’un kalabalığında, sokakta, metrobüste, kafelerde, hepimizin bir şekilde hayata karşı verdiği farklı tepkiler var. Herkesin bir yolu var, ama çoğu zaman sokaklarda gözlemlediğim şeyler beni düşündürüyor. İnsanlar arasında farklar, sınıf, cinsiyet, etnik köken gibi toplumsal kategoriler bu şehrin her köşesinde yerini almış durumda. Her birey, bir toplumun parçası olmanın getirdiği yüklerle ya da avantajlarla dünyaya bakıyor. Tıpkı fosilleşmenin nasıl başladığı gibi, her canlının ölümünden sonra, toplum da kendi “fosilleşme” sürecini başlatıyor; ancak bu, her birey için farklı şekillerde gerçekleşiyor.
Fosilleşme süreci, bir canlının ölümünden sonra geriye kalan izlerin, milyonlarca yıl süren bir süreçle taşlaşmasıyla başlar. Ama bu biyolojik bir süreçten çok daha fazlası olabilir. Toplumlar da benzer şekilde, öldükten sonra farklı türlerde fosilleşiyor. Peki, bu nasıl oluyor? Çeşitlilik, toplumsal cinsiyet ve sosyal adalet açısından, “her canlı öldükten sonra fosilleşme başlar” fikrini nasıl ele alabiliriz?
Fosilleşme ve Toplumsal Cinsiyet İlişkisi
Fosilleşme, bir canlının ölümü sonrası biyolojik materyallerinin milyonlarca yıl süren bir süreçle taşlaşmasıdır. Bu sürecin başlangıcı, aslında her canlı öldükten sonra hemen başlar; ama fosilleşme, her canlı için eşit bir şekilde gerçekleşmez. İstanbul’da her gün gördüğüm manzaralar, bu fosilleşme sürecinin, yalnızca biyolojik değil, toplumsal bir sürece de dönüştüğünü gösteriyor.
Bir kadın olarak İstanbul sokaklarında, toplu taşımada, bazen de iş yerinde, sosyal rollerin üzerimize ne kadar yük bindiğini görmek, bazen gerçekten içimi burkuyor. Kadınların, erkeklerle aynı şekilde hayatta iz bırakmalarının daha zor olduğunu gösteren birçok örnek var. Sokakta bir kadın olarak yürürken, sırtımdan geçen bakışlar, söylediklerime gösterilen tepkiler, bazen neredeyse yok sayılmaya çalışmak… Bütün bu duyguların temelinde, toplumsal cinsiyetin, zamanla bir fosile dönüşen, toplumsal yapıyı derinden etkileyen unsurları yatıyor.
Birçok kültürde ve toplumda, kadınların sesi genellikle bastırılır. Çalışma hayatındaki cinsiyet eşitsizliği, evdeki rollerin dayatılması, kadının ikinci plana itilmesi… Bunlar, adeta bir fosilleşme sürecinin parçası. Bir kadın, toplumsal cinsiyet rollerinden kurtulmak istese de, geçmişteki fosiller, bugünkü toplumun temel yapısını oluşturan kalıplarını oluşturuyor. Her birey, bir şekilde bu fosilleşmiş yapılar içinde “yerini” buluyor ya da bulamıyor. Tıpkı milyonlarca yıl önce yaşamış bir canlının fosilinin, o dönemin koşullarını yansıttığı gibi, bizim de geçmişteki toplumsal yapıları yansıtan izlerimiz var.
Çeşitlilik ve Fosilleşme
İstanbul gibi kozmopolit bir şehirde büyümek, insanın toplumsal çeşitliliği fark etmesini kolaylaştırıyor. Ancak bu çeşitliliğin, her bireyin hayatına nasıl yansıdığı, bazen göz ardı edilebiliyor. İnsanlar, dil, kültür, etnik kimlik ve diğer farklılıkları ile bir arada yaşar; ancak bu çeşitlilik her zaman eşit şekilde takdir edilmez. Kimi zaman bu çeşitlilik, toplum tarafından bir fosil gibi, geçmişin geride bırakılması gereken bir mirası olarak görülür.
Birçok birey için, yaşam sadece bir hayatta kalma mücadelesi olmaktan öteye geçemiyor. Sokakta, bir yabancıya karşı yürüdüğümde, özellikle etnik kimlik üzerinden bir dışlanma hissi yaşayabiliyorum. O kişinin yaşadığı, yalnızca bir kimlik olgusuyla değil, aynı zamanda kendi geçmişinin de bir yansıması olarak bir sosyo-ekonomik fosil var. Bu fosiller, bazen hiyerarşik bir yapının, toplumsal önyargıların ve ayrımcılığın izlerini taşır. Dışlanmış ya da marjinalleşmiş gruplar, “geçmişin fosilleri” olarak görülebilir. Toplum, genellikle bu grupları bir şekilde bir kenara itmeye, görünür kılmamaya çalışır. Bir insan öldü mü, o zaman toplumun nezdinde gerçekten “değerini” yitiriyor.
Fosilleşme süreci sadece fiziksel değil, sosyal anlamda da bir süreçtir. Çeşitliliği kabullenmek, o fosillerin geride bırakılmasını, yeni bir anlayışla yenilenmeyi gerektirir. İstanbul’daki yaşantımda, farklı kültürlerden ve geçmişlerden gelen insanların, her gün sokaklarda, toplu taşımada, mahallelerde birbirleriyle etkileşimde bulunması, çeşitliliğin bir zenginlik olarak görünmesi gerektiğini hatırlatıyor. Ancak çoğu zaman, bu çeşitlilik, hâlâ geçmişin bir fosili olarak yaşatılıyor.
Sosyal Adalet ve Fosilleşme
Sosyal adalet, herkesin eşit haklara sahip olması ve bu hakların korunması anlamına gelir. Ama sokakta yürürken, metrobüsün kalabalığında sıkışırken, bazen kendimi toplumun gerisinde kalmış gibi hissediyorum. Zaten bazen, en büyük sosyal adalet sorunu, farkındalık eksikliğinden kaynaklanıyor. Bir birey öldükten sonra onun toplumsal konumunun nasıl şekillendiği, aslında sosyal adaletin bir parçasıdır.
Birçok insan, ekonomik durumlarına göre yaşamlarını farklı bir biçimde sürdürüyorlar. Metrobüsün içinde sırtıma yaslanan omuzlar, beni başka bir dünyaya itiyor. Bir yanda insanlar var, giydiği kıyafeti, okuduğu okulu, iş yerindeki pozisyonu ile yaşadığını sanan, diğer tarafta ise küçülen, fark edilmeyen, yok sayılan bir grup var. Sosyal adaletin eksikliği, toplumun belli kesimlerini bir fosil gibi geride bırakıyor. Bu insanlar, toplumsal yapı tarafından, “görünmez” hâle getiriliyor. Bir kişi öldüğünde, yalnızca biyolojik olarak değil, toplumsal olarak da bir “öteki” hâline geliyor.
Sosyal adaletin, bu fosilleşen yapıları kırmak, herkesin eşit haklara sahip olacağı bir dünya yaratmak gerektiğini gösteriyor. Toplum, bu fosillerin üzerinde yeniden inşa edilmeli. Kaldı ki, adaletin olmadığı bir yerde, gerçek bir fosilleşme süreci başlar: Toplum, marjinalleşen grupları ve bireyleri yavaşça siler.
Sonuç Olarak Fosilleşme
Fosilleşme, her canlı öldükten sonra başlar. Ancak bu süreç, yalnızca biyolojik bir evrim süreci değil, toplumsal bir süreci de kapsar. Cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet gibi kavramlar, bu fosilleşme sürecini şekillendirir. Her birey, toplumda geçmişin izlerini taşır; bu izler, kimi zaman fosil gibi geride kalır, bazen de bu izler toplumsal yapıyı ve geleceği etkiler.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, çeşitliliğin dışlanması ve sosyal adaletin eksikliği, insanların hayatlarını fosilleştiren ve onları bir kenara iten unsurlardır. Ancak bu fosilleşme sürecinin bir noktada kırılabileceğine ve daha eşitlikçi, adil bir toplumun inşa edilebileceğine olan inancımı kaybetmiyorum. Çünkü her fosil, geride bıraktığı izlerle geçmişin tanığıdır, ama aynı zamanda geleceği de şekillendiren bir başlangıçtır.